Tuesday, March 22, 2011

TAŞINDIK!

Sevgili takipçilerim ve türlü komik aramalarla blogumu ziyarete gelen arkadaşlar,
Blogumu daha rahat yazabileceğim bir platforma taşıdım, bundan sonra mugene.net adresinden bana ulaşabilirsiniz. Feedblitz üzerinden mail adreslerini kaydederek beni maillerden takip eden okuyucularım, en kısa zamanda sizi de yeni sitemden haber alır hale getireceğim.

Sevgiler,
Müge

Tuesday, March 01, 2011

Söylesem Tesiri Yok Sussam Gönül Razı Değil

Bilim kurgu yazan herkese nasip olmaz kitaplarda okuduklarını gerçek hayatta da yaşamak!

4 senedir yuvam olan bir yere girememk ne acı bir şey!

Blogumu başka bir blog sağlayıcıya taşımayı düşünmüyorum. Yarın öbür gün gittiğim yeri de kapatmayacakları kesin değil. Bu yüzden en kısa zamanda kendime ait bir alan adı satın alıp yazılarımı oraya taşımayı düşünüyorum. Umarım bu yasak bir an önce kalkar. Daha fazla yazarsam bir sürü kişiye sövüp saymaktan korkuyorum, hoş sövsek ne olacak nasılsa buralara erişim yok :)

Siz bu arada eğer yazılarımı takip etmek isterseniz, şu blogun bir yerlerine konuçlanmış olan "posta adresinizi bırakın, bu eleman yeni bir şey yazdığında biz size posta atalım kutucuğuna" e-postanızı bırakırsanız her pazartesi geçen hafta yazdıklarım posta kutunuza düşecektir.

Friday, January 14, 2011

Eylemegeçememe

Hitit Güneşi sitesinde gezerken şu yazıdaki linke uğradım. Size daha önce de procrastinator olduğumu, hatta feci derecede procrastinator olduğumu söylemiştim. Bu durumumun sebeplerini zaten kendim keşfetmiştim ama düzeltmek gibi bir niyetim yoktu açıkçası. Linkteki yazıyı okurken benim durumumun klasik sebepler arasında yer aldığını gördüm :) Buyrun okuyun:

Lack of confidence, sometimes alternating with unrealistic dreams of heroic success, often leads to procrastination, and many studies suggest that procrastinators are self-handicappers: rather than risk failure, they prefer to create conditions that make success impossible, a reflex that of course creates a vicious cycle.

Özellikle son satır benim çok sık yaptığım bir şeyi anlatıyor. Hayatımın her alanında bunu yapıyorum. Bu sebeple yazmaya niyetlendiğim ne makaleleri ne de hikayeleri bitirebiliyorum. Sürekli istediğim kadar iyi olmayacağını, demek istediklerimi iyi ifade edemeyeceğimi düşünüyorum. Bitirdiğim yazılarımın çoğunu tekrar okuduğumda aklımdakileri düzgün ifade edememişim, yazı eksik kalmış gibi geliyor. Sırf nasıl olsa istediğim gibi olmayacak diye yazmaktan vazgeçiyorum.

Eylemegeçememe de benim procrastination'ın Türkçesi olarak uydurduğum bir kelime :D Nasıl olmuş? :)

Ama bakın Asimov aşağıdaki videoda ne diyor:

"I've got this beautiful mind and it's going to die and all be gone. Then i say, "Not in my case!". Every idea i have ever had, i have written down and it's all there on paper and i won't be gone, i will be there.

Monday, January 03, 2011

Yeni Dizi Arayışları


Geçenlerde burada size The Mentalist dizisini izlemeye başladığımı ve çok beğendiğimi söylemiştim. Mentalist'in tüm bölümleri bitmesin diye oyalanmak için House M.D. seyretmeye başladım, House'u da çok sevince baktım olmuyor o da bitmesin diye Doctor Who'ya başladım. Ama işin kötüsü 10. doktora aşık olunca (sevgilim duymasın) elimdeki bölümler bitmesin diye dizi işine ara vermiştim. Sonra yine sıkıldım tabii bu sefer de Fringe izlemeye başladım, o da 2. sezon itibariyle fena sardı mı beni, yayımlanmış tüm bölümleri izledim rahatladım. Ama kurtlandım yine, yeni dizi arayışına geçtim, bu sefer de Misfits'e sardım, iyi ki de sardım. Konu ne zaman fotoğrafa bağlanacak diye sabırla okuyanlara teşekkür ediyorum. :)

Diğer saydıklarımın tersine (Dr Who dışında) bu dizi İngiliz menşeili o yüzden daha farklı bir duruşu var. Temel konunun benzerliği sebebiyle Heroes ile karşılaştırılsa da bunun dışında pek bir benzerlikleri yok. 5 sıradan gencin süper güçler kazanması üzerine gelişen olaylar anlatılıyor diyerek basite indirgeyebiliriz. İlk 2 bölüm biraz durağan gelse de karakterlere alışıp da yakından tanımaya başlayınca zevkle takip etmeye başlıyorsunuz. Uzun uzun şöyle oluyor böyle oluyor şunun süper gücü bu diye anlatmak istemiyorum. Anlatınca tadı kaçıyor zaten. Hatta siz bu yazıyı okuduktan sonra hani birkaç yere daha bakayım demeyin fena spoiler yiyebilirsiniz, ben yaşadım oradan biliyorum. Yalnız +18 bir dizi olduğunu söylemeden geçmeyeyim, İngilizce küfür hazinenizi geliştirebilirsiniz, bol bol olmasa da sıkça sevişme sahnesi var. Yeni ilişkiye başladığınız sevgilinize "Hayatım bak yeni bir dizi buldum çok iyiymiş, haydi beraber izleyelim." demeyin mahçup olursunuz. En kötü tarafı ise bir sezonun 6 bölümden oluşması ve şu an sadece 2 sezon yayımlanmış olması, ama 3. sezon anlaşması yapılmış. "Off hep aynı dünyayı kurtaran süper kahraman saçmalıkları bıktım yahu!" diyenlerdenseniz bence bir göz atın.

Sevgiler,

Sunday, December 26, 2010

Jules Verne Kimdir?


Oturup size Jules Verne'in biyografisini anlatacağımı sanıyorsanız sizi wikipedia'ya alayım çünkü ben başka bir şeyden bahsedeceğim.

Jules Verne kimdir yazarak bloguma gelenlere aradıklarının bu olmadığını söyledikten sonra asıl konuya geçebilirim.

Bu gece sevgili ve kardeşiyle beraber dışarı çıktık. Sevgili kişisi birkaç gün önce benden kardeşi için kitap tavsiyesi istemişti. Laf döndü dolaştı önce 80 Günde Devri Alem'e daha sonra da Jules Verne'e geldi. Ben de bu fırsattan istifade kardeşcağıza Jules Verne okuyabileceğini söyledim. Bunun üzerine sevgilim öyle bir cümle kurdu ki önce ondan sonra ona öğretemediğim için kendimden utandım. Kendisi Jules Verne'in çocuk kitapları yazarı olduğunu bu nedenle kardeşine hafif geleceğini söyledi. Bilim kurgunun babalarından sayılan bir yazara böyle demesi cinlerimi tepeme çıkardı tabii! Jules Verne benim en sevdiğim yazarlardan biridir ve bilim kurguyu sevmemde kendisinin büyük etkisi olmuştur. Sevgilinin savunması ise şu yönde oldu; ilkokulda hep onu okutuyorlardı çocuklara. Tabii ki onu okutuyorlar çünkü telif hakkı yok bir şey yok, istediğin gibi kes, biç, değiştir, istersen dini öğeler kat, kitabı baştan yaz. Kim ses çıkarıyor ki! Dini öğeler katma işini Frank Baum'un Oz Büyücüsü kiabı için yaptıklarını gördüğüm için ekledim. Bunca zaman sevdiceğime ilgilendiğim alanla ilgili bir şeyler aşılayamamışım demek ki! En kısa zamanda bir aksiyon almalıyım :)

Neyse bu da böyle bir anımdı.

Yazı bitirken not: Çok da sevimli adammış yaa keşke benim dedem falan olsaydı kendisi :D

Tuesday, December 14, 2010

Cleveland'dan Gelen Dehşet

Size iş değiştirdiğimden bahsetmiş miydim? Sanırım bahsetmedim. Daha mutlu olacağıma inandığım bir işe başladım. Umarım umduğumu bulurum. İş değişikliğimin bloguma güzel bir katkısı da oldu. Şu anda bir adaptasyon döneminde olduğum ve belli eğitimleri tamamlamam gerektiği için iş yerinde çok fazla iş yapmıyorum. Bu nedenle beni oyalayacak bir eğitim veya küçük bir iş bulmadığım anlarda e-kitap okudum. (sakın kimseye bir şey demeyin, aramızda bunlar ona göre) Şimdi de okudularım hakkında birkaç şey karalayacağım buraya. :)

İlk olarak manybooks.net'ten ücretsiz indirdiğim Fritz Leiber kitabı olan "The Creature from Cleveland Depths" ile başlamak istiyorum. Fritz Leiber benim ismini ve methini duyduğum yazarlardan birisi. Bir de kendime saklamak istediğim bir nedenden dolayı merak duyuyorum kendisine. Ancak benim bildiğim kadarıyla Türkçe'ye çevrilmiş bir kitabı yok. Manybooks.net'te hikayelerine rastlayınca sevindim tabii. Hugo ve Nebula ödüllü yazarlar arasında yer alıyor kendisi.

Öykü yaklaşık 30 sayfa kadar, Galaxy science fiction isimli bir derginin 1962 yılının aralık sayısında yayımlanmış. Hikayenin yayımlandığı zamanki illustrasyon da dosyada mevcut :) Ama ben spoiler olmasın diye okumadan önce bakmadım. Tipik 60-70ler çizimlerinde olduğunu söyleyebilirim. Öykünün İngilizcesi bana biraz ağır geldi, bazı bölümlerde anlayamadığım noktalar oldu. Bilmiyorum belki bunda 60larda kullanılan dil olmasının belki de yazarın yazım tarzı etkili olmuş olabilir. Belki de benim ingilizcemin yeterli olmayışı sebebiyle kitapta tasvir edilen yerleri kafamda pek iyi canlandıramadım.

Öykünün ayrıntılarına gelirsek; gelecekte fakat bilinmeyen bir zaman dilimindeyiz, insanların büyük çoğunluğu yeryüzündeki evlerini terk edip yer altında kurulan şehirlerde yaşamaya başlamışlar, buralarda yaşayanlara da "mole" yani köstebek deniyor. Başkahramanımız ise ailesi ile birlikte yeryüzünde yaşamayı seçmiş. Olaylar bir arkadaşına bir fikir vermesi ile başlıyor, bir çeşit kişisel asistan, yanında taşıyabileceğin bir hatırlatıcı üretme fikrini arkadaşına söylüyor ve arkadaşı da bunu hayata geçiriyor. Bu araç size izlemeyi istediğiniz tv programının saati geldiğinde hatırlatma yapıyor, dişlerinizi fırçalamanız gerektiğini, banyo saatinizi, kalkma saatinizi, yapılacak işleri söylüyor, ayrıca not da alabiliyorsunuz. Tickler adı verilen bu robotların teknolojisi sürekli olarak geliştiriliyor. Tickler İngilizcede hem gıdıklayan, kitapta hatırlatmak için sizi dürtüklediği belirtilmiş, hem de hatırlamaya yardımcı not anlamına geliyor. Aletin insan vücuduna direkt olarak bağlandığını da belirteyim. Tickler'ı kullananlar ise bir müddet sonra kendi başına düşünme yetilerini kaybediyorlar. Onlar için düşünüp, ne yapmaları gerektiğini söyleyen birileri var nasıl olsa...

Sizin de bu noktada tahmin edebileceğiniz gibi bu robot asistanın yeni versiyonları geliştikçe insanoğlu kendi üzerindeki kontrolünü kaybetmeye başlıyor. İnsanlığı kurtarmaksa robotların fikir babası olan başkahramana düşüyor. Öykünün sonunu tabii ki burada anlatmayacağım ama okurken yazarın öykünün sonu için kolaya kaçmış olduğunu düşündüm, sanırım kendisi de bunun farkındaymış ki başkahramana şöyle bir cümle kurdurmuş:

"but I get to wondering about the little guys. They were so serious and intense about everything. I never did solve their problem, you know. I just shifted it onto other shoulders than ours."

Öykü bir noktada farklı bir yöne kayabilir, robotların örgütlenmeleri yerine belli bir grubun diğer insanlarıı robot aracılığıyla kontrol etmesi fikri işlenebilirmiş, ancak yazar bunun yerine Matrix filmi ile popülerliğe ulaşan alanı tercih etmiş, yani robotların kendi bilinçlerini kazanmaları.

62 yılında yazılmış bir öykü için bence gayet başarılıydı. Hikayeyi buradan indirip okuyabilirsiniz.

Saturday, November 20, 2010

Sahaf Festivali


Son iki senedir Taksim Gezi Parkı'nda düzenlenen sahaf festivaline uğramadan edemiyorum. Bu seneki benim için geçen seneye göre daha bereketsiz geçti. Ama bu duruma festivalin sonuna doğru uğramış olmamın da etkisi var sanıyorum. Geçen sene bana eşlik eden sınıf arkadaşım Dilek bu sene de benimleydi. Alayım mı almayayım mı hezeyanlarımı kısa sürede sona erdirme konusunda çok yardımı dokundu.:) Bu fotoğraftakiler de fuardan topladıklarım. Üstüne tıklarsanız daha büyük görebilirsiniz.

Gelelim aldıklarımızın ayrıntılarına: Baskan Yayınları'nın koleksiyon amacıyla topladığım serisinden 3 kitap aldım, geçen senekilerle beraber 7 kitap oldu elimde. H.G. Wells'in "War of the Worlds"'ünün "Dünyanın Sonuna Doğru" olarak çevrildiğini de buraya eklemeden geçemeyeceğim. Dune serisini hem uygun fiyatlı hem de iyi durumda oldukları için aldım. Dune'un Sarmal Yayınları'ndan çıkan çevirisinin çok övüldüğünü duymuştum ancak Kabalcı'daki çevirisini Dost Körpe'nin yapmış olduğunu görünce aklımda iyi olmadığına dair bir şüphe kalmadı. Daha önce Lanetlenme Oyunu kitabını okuduğum Clive Barker'a Kan Kitapları'yla bir kez daha şans vermek istedim. Açıkcası o kitaptan beklediğimi bulamamıştım. Belki de arkasındaki övgü dolu sözlerden sonra beklentim çok yükselmişti, bilemiyorum. Black Powder War ise Türkçe Bilim Kurgu ve Fantastik sitesi olmasa almayı aklımdan bile geçirmeyeceğim bir roman. Kendisinin buradaki tanıtımını okuduğum için bu şeker şeyi diğer kitapların arasından çekip alabildim. Sadece 5 tl verdiğimi de eklemeden geçmeyeceğim :)

Sahaflardan kitap almanın en zevkli yanı içerdiği sürpriz faktörü. Karşıma hangi kitapların çıkacağını bilmemek küçük bir heyecan yaratıyor. Küçük kitap dağlarının arasından beğendiğiniz bir kitabı bulup çıkarmak efsanevi bir kolyeyi bulan arkeolog coşkusu yaşatıyor. Mesela Sadık Yemni'nin Yatır kitabını o an erişemeyeceğim bir rafta görünce mamaya uzanan bebek gibi sesler çıkaracaktım az kalsın. İnsana hep tembih ederler, pazarlık yaparken ürünü çok beğendiğinizi belli etmeyin yoksa iyi pazarlık yapamazsınız diye. Sahaf benim heyecanımı fark etmesine rağmen çok yüksek bir fiyat söylemedi sağ olsun. Onu da 11-12 lira gibi bir fiyata aldım yanılmıyorsam.

Gezimin en komik anı ise fantastik kurgu sever bir arkadaştan ayar yemem oldu. Elinde yanılmıyorsam İlkbahar Şafağı Ejderhaları vardı ve benimle aynı kitaplara uzanıp duruyordu. Ben de dayanamadım laf attım "Aradığınız bir şey var mı?" diye. Sanki ben çok biliyorum ya tüm kitapları! :D Bu serinin ilk kitabını aradığını söyledi, ben de Güz Alacakaranlığı Ejderhaları'nı araması gerektiğini söyledim. Kendisi ise aslında tüm hikayenin başka bir kitapta başladığını anlatan kısa bir açıklama yaptı. Ben de gördüğünüz üzere ayarı yemiş oldum :D

Eğer bu festivale daha önce gitmediyseniz seneye mutlaka uğrayın, çünkü kendinize göre bir şey illa ki bulacaksınız.

Sevgiler,
Müge